YAYAN GİDERLERDİ:
Babam ve köylünün birçoğu senede bir defa alışveriş için yürüyerek Maraş’a giderlerdi. Gidip gelmeler üç gün sürerdi. Bize elbiselik için karalı alaca siyah bir bez, birkaç kilo mercimek, pirinç, makarna getirirdi. Babamın getirdiği karalı alacadan anam ayağımızın ucuna kadar uzun bir fistan dikerdi. Belimize keçi kılından yapılmış siyah kuşak bağlardık. Atleti bilmezdik. Beyaz bezden birer tane atlet yerine köyneğimiz olurdu. Fistanın altından giyerdik. Söylemesi ayıp popumuzda kilotumuz olmazdı. Yazlık kışlık elbisemiz yoktu. Yazın da kışın da aynı fistanımızı giyerdik. Bir de şalvarımız olurdu. Elbiselerimiz kirlendikçe evlerde su olmadığı için anam ve köyün kadınları elbiseleri Keziban Hatun Camisinin yanındaki çevirmeye götürür, orada yıkarlardı. Teşt denen büyük leğende bizi çimdirirdi. Şimdi çimmenin adına banyo yapmak deniliyor. Teştten çıktığımızda yedek elbisemiz yoktu. Üzerimize bir bez veya çarşaf örter, ateşin başında elbiselerimizin kurumasını bekler elbise kuruyunca giyinirdik..
YER OYNAMIŞTI:
Yedi sekiz yaşlarımdaydım. Anam bir gün Ayşe halama ekmek yapmaya gitti. Beni de beraberinde götürmüştü. Üç beş kadın ekmek ederlerken bizde halamın torunu Veli ile oynuyorduk. Birden bire büyük bir gürültüyle raflarda tepsi leğen kalmadı yere döküldüğü gibi damların üzerinde loğdurlar yere düşmüşlerdi. O sırada anam ekmeği bırakıp üzerime kapandı. “Bu gürültü neydi?” dediğimde “Korkma oğlum! Yer oynadı.” dedi. O günkü yer oynamasının etkisini bir müddet üzerimden atamadım. İkide bir soruyordum yine “yer oynayacakmı dediğimde oğlum belli olmaz.” diyerek geçiştirirdi.
YOĞURT DÖKMÜŞTÜM:
Köyden Maraş’a kaçtım gittim, işsizdim. Hamallığı basit bir iş olarak gördüm. İpi omzuma atıp çarşıya çıktım. Yük taşımaya başladım. Bir kaç gün çalıştım. Sebze halinde geziyordum. Bir adam geldi. İki külek yoğurt aldım.“Bizim eve götür.” dedi. Yoğurtları sırtıma aldım. Adam “Beni takip et.” dedi. Peşinden yürüdüm. Geri dönüp ardına bakmıyor, iyice yoruldum. “PTT binasının önünde dinleneyim.” dedim. Duvara sırtımı dayarken küleklerdeki yoğurdun biri başımdan aşağı döküldü. Diğerinde az bir yoğurt kaldı. Her tarafım bembeyaz oldu. Beni bu halde gören, çocuklar başıma toplanıp gülüyorlardı. Bir adam külekleri sırtıma verdi yukarı doğru yürüdüm. Yoğurt sahibi yakınlarda gözükmüyordu. Adam biraz ileride oturmuş beni bekliyormuş. Beni görünce şaşırdı. “Sen yoğurdu mu döktün dedi. “Evet, döküldü.” dedim. “Hepsi mi?” dedi. Küleğe baktı birinin dibinde az yoğurt kalmış.“Bari bunu götür.” dedi. İt tepesi mahallesinde bir eve vardık. Kapıyı çaldı. Kapı açıldı. Avluda dört tane bayan ekmek yapıyorlardı. Beni görünce şaşırdılar. “Bey bu çocuğun hali ne?” Dediler. “Konuşmayın. Çocuk acıkmış. İki bazlama yapın.” dedi. Bayanlar bazlamaları yaptı. Kalan yoğurdu bir tepsiye koyup bana “ye” dedi. “Karnım tok.” dedim. Eline bir sopa aldı. “Zorla yiyeceksin.” dedi. “Dayak yiyeceğime yoğurdu yiyeyim.” dedim. Birkaç lokma aldım.“Yoğurdu bitir.” dedi. Hanımı kızdı. “Bey aklı başında bir hamal tutsaydın çocuğun. Ücretini ver de gitsin. Ücrette filan gözüm yok ağlıyordum. Hanımına “Bu rızkın tamamladı. Bana bir kazma kürek getir.” dedi. “Ne yapacaksın kazmayı, küreği bey.” dedi. “Mezar deşip bunu avluya gömeceğim. Otuz kilo yoğurdumu döktü. Bari başka birinin yoğurdun dökmesin.” dedi.
“Eyvah! Beni öldürecek.” dedim ve kaçmanın yollarını arıyordum. Kaçmam imkânsızdı, ağlıyordum. Evin her yanı kapalı, Yalvardım “Ne olur beni bırak.” Gidip para kazanıp yoğurdunuzu ödeyim dedimse dinlemiyordu. Halime acıyan bayanlar ekmek yapmayı bıraktılar. Beni kaçırmak için adamın üzerine saldırıp tuttular. Bayanın biri yoğurt küleklerini sırtıma verdi. Kapıyı açtı. “Durma kaç!” dedi. Hem ağlıyorum, hem kaçıyorum. Dökülen yoğurt vücudumda kurudu. Beni rahatsız ediyor ve ekşi ekşi kokuyordum. Çarşıya doğru yürüdüm. Bu defa da mahallenin çocukları peşime takıldı. Arkam sıra ıslık çalarak beni takip ettiler. O tarihte Maraş’ın Belediye binası Ulu Cami’nin karşısında dört yol kavşağında idi. Kalenin dibinde yolun sağ tarafında bir su değirmeni vardı. Çocuklardan kurtulmak için değirmene girdim. Değirmenci elinde ağaç küreği yarma dövüyordu. “Sen kimsin? Ne bu hal? Peşindeki çocuklar neci? Çık dışarı.” Dedi. “Çocuklardan beni kurtar.” dedim. Değirmenci “Başımın belası mısın?” deyip küreği çekti. Beni değirmenden dışarı attı. Hale vardım külekleri teslim ettim. “Daha tövbeler olsun. Ne hamallık yaparım, ne de yoğurt götürürüm.” deyip hamallığı bıraktım. Âşık Ali Ataş
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder