KUŞLAR HABER VERİRMİŞ:
İlkokula gidiyordum dini dersler almam için babam beni köyün imamı Hasan Basri Tükel hocaya gönderirdi. Bu hoca köyün ileri gelen en eski hocasıydı. Hocam ara sıra elimden cüzümü alır, cüzün köşelerindeki kuş resimlerine sorar. O gün hangi suçu işlediğimi hocaya söylermiş. Eve geldim. Cüzün yapraklarında ne kadar kuşa benzer ayet resim varsa hepsini kesip çıkarttım. Sabah oldu hocaya gittim bu defa kendi kızının cüzünü alıp yine suçlarımı kuşlardan öğreniyordu, hocam bizi kendi evinin altındaki odasında okutuyordu. Çocuğun eve çıkmasını bekledim cüzü alıp sobaya vurup yaktım. Öbür gün bir başkasının cüzünü aldı bu defada işlediğim suçu ona soruyordu.
Her gün dayak yiyordum. Bizden büyük olan kartolar sülalesinden Kadı lakaplı bir öğrenciye meseleyi anlattım. “Bana Ali sen bu kadar akılsız mısın cüzün içindeki resim senin suçunu nerden bilsin seni takip edip hocaya söyleyen birisi var. Onu takip et.” dedi. Bunun üzerine araştırmaya başladım. Meğerse beni hocaya şikâyet eden akrabamızdan birinin oğluymuş. Bir gün bu arkadaşıma “Doğruyu söylersen sana on tane ceviz veririm.” deyince sevindi. “Suçlarını hocaya ben söylüyordum” dedi. Bununla kapıştık. İyi bir dövdüm. Dişlerini kanattım. Hocadan yediğim dayakların acısın çıkarttım. Bir müddet bu hocadan Kur’an dersleri aldım. Kendime yetecek kadar dini derslerimi öğrendim. Beş defa Kur’an-ı Kerim’i hatmettim. Hocam 02.07.2012 tarihinde vefat etti. Allah rahmet eylesin.
KÖYLÜ OTOBÜS ALDI:
Köyümüzün yolu düzgün değildi. 1964 de Deli İrfan isimli bir şoför ilk defa köyümüze bir otobüs getirdi. Bu otobüs kol takıp çevirerek çalıştırılırdı. Soğuk havalarda kolay çalışmazdı. Yolcular kış günü Maraş’a varıncaya kadar soğuktan donardık. Otobüsün içerisinde küçük piknik tüpü yanardı. Herkes tüpte ayaklarını, ellerini ısıtarak yolculuk ederdi. Şoför tüpün parasını yolculardan alırdı. Bizler böyle Maraş’a yolculuk yapardık.
KÖYE TELEFON GETİRDİK:
15 Ocak1982 tarihinde köyümüze Malatyalı Cemal Çiçek isimli bir öğretmen geldi. Öğretmen köyün haline bakınca “Bu köyde telefon, elektrik niye yok?” dedi. Bize yol gösterdi. Bu öğretmenin sayesinde esnafları ziyaret ederek bir lira karşılığında haftada ellinin üzerinde telefon abonesi yaptık. Öğretmen dilekçe yazdı.“Köy muhtarına imzalatılması gerek.” dedi. Bu görevi ben üstlendim. Dilekçeyi muhtara götürdüm. İlk kelimesi “Telefonu ne yapacaksınız? Uluslararası, Millet’ler arası görüşmeler mi yapacaksınız? Yarın köye bir telefon verilir. O da benim odama gelir.” dedi. Israrla dilekçeyi imzalattım. Dilekçeyi Pazarcık telefon müdürlüğüne götürdük. Müdür “Telefon direklerini kendiniz götürüp, Kuyularını siz eşeceksiniz. Telefonunuz kısa zamanda bağlanır.” dedi. Kabul ettik. Kamyon kiraladık. İki günde direkleri köye taşıdık. Mesafa
MARK YASAKMIŞ:
Yıl 1984 Çağlayancerit’e elektrik yeni gelmişti. Elektrik tesisatçılığına başladım. Almancı bir vatandaşın evinin elektrik tesisatını yaptım. Adam bana 100 Mark verdi. Elektrik malzemesi almak için Kahramanmaraş’a gittim. Malzemeleri aldım. Mark’ı kimseye bozduramadım. “Bankada bozdurabilirsin.” dediler. İş Bankası’na vardım. Mark bozduracağımı söyleyince memur beni aldı, Müdüre götürdü. Müdür Mark’ı nerden aldığımı ve bana pasaport sordu. “Ne pasaportu ben elektrikçiyim. Bir Almancının evinin elektrik tesisatını yaptım o verdi.” dedim.“Türkiye’de Mark kullanmanın yasak olduğunu bilmiyor muydun?” deyince “Ne bileyim ben.” dedim. Kimliğimi aldılar, tutanak tuttular. Tutanağı imzaladım. Mark’ı bozdurdum. Bunu neden sizlere anlattım. O günkü Türkiye’nin zihniyetine bakın. Yasaklarla bir yerlere varılacağını sananlar yanılmışlardır.
MERDİVENDEN DÜŞTÜM:
Yıl 1976. Köyde elektrik yok. Bir vatandaş bir jeneratör ve televizyon almış. Bu gibi işlerden anladığım için beni çağırmış, Gittim. Televizyonu kurdum. Merdiveninden inerken baş aşağı
Düştüm. Beni eve çıkarttılar. Alikocalar mahallesinde Sınıkçı Yusuf diye biri vardı. Onu getirdiler. Sol elimin iki parmağı kırılmış sağ omzumun köprücük kemiği kırılmıştı. Kırıkların üzerini rast gele sardı. İyileşmem üç ay sürdü. Parmaklarımda sıkıntı olmadı. Köprücük kemiğim ise üst üste gelerek kaynamıştı.
Yıl 1978. Bir Cuma günüydü. Dükkânı kapatıp eve çıktım. Rüzgâr esiyor, havalar soğuk, yerler buz tutmuştu. Evin sobası tütmüş, dama çıkıp bacaya bakacaktım. Merdiven kaydı. Merdivenle birlikte yere düştüm. Bir müddet nefes alamadım. Sesim çıkmadı ve biraz sonra tüm bedenim sancıdı. Kapı komşumuz banka müdürü yakın komşumuzdu damdan düştüğümü gördüler gelip bana yardımcı olmadılar. Seyredip durdular anlayın böyle komşular da olurmuş. Yine sınıkçıyı getirdiler. Bu defa da kaburga kemiklerim çıkmıştı. Sınıkçı kaburga kemiklerimi yerine getirdi. iki ay kadar sıkıntı çektim iyileştim.
MECNUNLAR:
İlçemiz de birçok mecnunlar vardı. Bunlardan
Küpeli küccük, Durmuş, Mehmet, Mustafa, Ejder, Şaban, Kerem Salman, hepside rahmetlik oldular. Günümüzde yaşayanlar Cevdet, Tola ve İbrahim, Ben mecnunlarla çok ilgilenirim. Bunlara rastladığımda karnı aç olanları doyururum Hepsiyle iyi anlaşırım. Ejder diye bir mecnunumuz vardı. Çok öfkeli biriydi. Kızdırıldığında küfrederdi. Dükkânların camlarını, arabaların, camlarını, kırardı. Ve kayıptan bilen bir mecnundu. Bir gün bir kahvehanedeyiz televizyon izliyorduk kendiside seyrediyordu öfkeyle kalktı televizyonu kapattı. Bize dönerek “siz insan değil misiniz? İki tane cenaze var” dedi. Hepimiz şaşırdık. Bir gün sonra kendi akrabalarından iki kişi Kahramanmaraş’ta bir gölette boğularak öldükleri haberini geldi. Ejder Kerem Salman’dan çok korkardı. Kerem Salman kısa zamanda ölecek ondan kurtulacağım diyordu. Kerem Salman ise Kale köyünde Apış lakaplı kısa boylu bir mecnun vardı ondan çok korkardı. Ejderin dediği gibi çok sürmedi Kerem Salman Akderede elektriğe kapılarak hayatını kaybetti.
MİSAFİR AÇ KALMASIN:
1978 yılında yaşlı bir dede Azaplıdan merkebine binerek Cerit’e radyosun tamir ettirmek için gelmişti. Yaşlı dede radyosunu Gölbaşı’nda yaptıramadığını söyledi. “Usta seni met ettiler, sana getirdim.” dedi. Radyoyu tamir ettim. “Usta ben gideyim.” dedi. Yemek saatiydi. “Azaplıya aç gidilir mi? Yemek yiyelim öyle git.” dedim. Dükkânı kapatıp eve çıktık. Hanımın misafirden haberi yok. Üç tane yumurta pişirmiş, sofraya getirdi. Ben bir lokma alıp çekildim. Dede “Ustam neden yemedin?” deyince “Hanım pişirmiş amma benim yumurta ile aram iyi gitmez.” dedim. “Sen ne anlayışlı ustasın. Sofraya gelen üç yumurtayı ben yesem Dede aç kalır, Dede yese ben aç kalırım. En iyisi dede uzak yola gidecek. Karnın doyursun dedin değil mi?” dedi “Evet doğrusunuz.” dedim. Dede şakacı biriydi yemekten sonra şimdi dede uzak yola gidecek kızım deye ceviz bastık sucuk ne varsa vereyimde giderken yesin dedi. Tamam dede hanımda aynısın düşünüyor dedim. Ve dedeyi dediği şekilde uğurladık.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder